Bu Ülke!

Her ne işi yapıyorsak yapalım işimizi bu ülkede yaşayan bir vatandaş olarak yapıyoruz. İş yoğunluğumuz ne olursa olsun bu vatanı, bu toprakları, bu ülkeyi tanımalıyız. Geçmişini bilmeyen geleceğine doğru yön tayin edemez. Çünkü varlığımız ülkemizin var olmasına muhtaç. Bu duygu ve düşüncelerle yazının arada okunması gerektiğini düşünerek paylaşma gereği duydum. [i.a.]

“Bu ülke” Cemil Meriç’in en sevdiğim eserinin ismidir. Ne zaman Türkiye ile bir değerlendirme yazsam muhakkak “Bu ülke” tanımını kullanırım.

Bu ülke bolluk ve bereketin, hoşgörünün, kültürel renkliliğin, cihan hakimiyetinin, kardeşliğin, sevginin ve daha da önemlisi kardeşliğin ve geleceğin adıdır.

Zaman zaman umutsuzlukların, kavgaların, boğazlanmaların adı olsa da, “Bu ülke” hiçbir zaman esaretin adı olmadı.

Düştüğünde de, ayağa kalktığında da yerde uzanırken de daima mücadeleden geri durmadı. Boğazına tekme basıldığında hiçbir şey yapamasa da tükürmeyi bildi “Bu ülke”.

“Bu ülke”  milliyetçilik belasından, cahillikten, gıybetten ve başkalarına olan hayranlığından çok şey kaybetti. Kendisinin kaybettiklerini hep yanlış yerlerde aradı. Sevginin ve hoş görünün mısraları kendisinde yazılıyken, başka kaynaklardan tercüme ile farklı isimlerle öğrendi.

Mevlana, Ahmede Xani, Yunus Emre, Melayı Ceziri  gibi değerlerini öğrenmeden, Leyla ile Mecnun’u, Aslı ile Kerem’in yanına Mem-u Zin’i koyamadan, kitaplarına Romeo ve Juliet’i koyarak kültürünü öğrenmeye çalıştı.

Taş avlularda doğal klimaları İshak Paşa Sarayı’nda, Diyarbakır Ulu Camii’nde, Topkapı Sarayı’nın sünnet odasında görmeden, Teknolojiye hayran oldu. Selimiye’sini, Çifte Minareli Medresesi’ni, Mardin Evleri’ni görmeden  Eyfel’e hayran oldu. Malabadi Köprüsü’nü görmeden, köprüleri geçerek gitti.

“Bu ülke” Mardin’de Kasimiye Medresesi’n önündeki havuzu görmeden, Tillo’da İbrahim Hakkı Hazretleri’nin türbesindeki ışığın milimetrik çapını öğrenmeden, İstanbul Unkapanı’nda yapılan SSK tesislerinin mimari düşüncesini görmeden yaptı kutu şeklindeki dairelerini.

Diyarbakır’da Ermeni komşusundan öğrendiği patlıcan kurusunun sapının kışın çorbaya et lezzeti verdiğini öğrenmeden, Siirt Büryanı’nın gastronomideki tanıtımını yapamadan, Adıyaman Pekmezi’nin şifa kaynağı olduğunu görmeden, Hatay’ın künefesini tatmadan, İzmir’in Kumru’sunu, Trabzon’un pidesini yemeden doluştu yabancı fast foodlara. Bunu yaparken simit ve çayın ilk fast food olduğunu bilmeden gitti “Bu ülke”.

Dede Efendi’yi dinlemeden, Neşet Ertaş’la Şivan Perwer’i aynı kefeye koymadan, Ayşe Şan ile Müzeyyen Sener’i görmeden, Bağlama, Ney ve Tanbur’un sesinin kıymetini bilmeden, Pir Sultan Abdal ile Feqı Teyran’ın söylediklerini anlamadan Mozart’ı, Cazz’ı ve Barok müziğini öğretti “Bu ülke”nin okulları.

“Bu ülke” dağlarında silahları susturamadı, celladına aşık oldu, kardeşliğin adını dile koyamadı. Bir oyunun ki yüzyıllardır oynandığını göremedi. Yeri geldi öfkesinden girdi oyuna, yeri geldi itildi. Neyin kavgasını verdiğine bakmadan anneleri göz yaşına boğdu. Kendisine giydirilen gömleğin sürekli küçük olduğundan şikayet ederken kendisine gömleği giydireni tanımadı. Yanı başında duran geçmişini kendisine kılavuz edemedi.

“Bu ülke” artık uyanmalı. Yeni bir dünyanın peşine takılıp gidecekken kendisiyle önce barışmalı. Korkmamalı. Yılanlar ve çıyanları, aşına ekmeğine göz koyanları iyi tanımalı. Şairin dediği gibi “Tanı bunları tanı ve büyü” demeli.

“Bu ülke” artık kendisinden bekleneni yapmalı, kendisine bakan gözleri görmeli. Önce düşünmeli, hedefini belirlemeli, ayağa kalkmalı ve yürümeli. Çıkan seslerin teneke sesi olduğunu, korkuların gölgeden ibaret olduğunu, hakkaniyet ile davranması gerekenlerin davranmadığını gördüğünde “Bu bizden değildir” diyebilmeli.

“Bu ülke” dualarının ve dökülen kanlarının borcunu ödemeli. “Bu ülke” artık kendine gelmeli. (04.09.2010)

2018-08-17T11:47:48+00:00Ağustos 15th, 2018|Categories: Kişisel Gelişim|Tags: , , , , , |

Leave A Comment