Nasıl “İyi Endüstri Mühendisi” Olunur?!

Nasıl “İyi Endüstri Mühendisi” Olunur?!

Endüstri Mühendisliği mesleğine “felsefik” bir yaklaşım getirilmiş uzun bir yazı. Ancak dikkatlice okununca çok önemli bazı hususların altının çizildiği görülecektir.

Yazının iddialı başlığı sizi yanıltmasın, iyi bir mühendis olmanın koşullarını sıralamak gibi boş bir işe kalkışmıyorum. İyi mühendisin tanımında bile anlaşma beklemek doğru olmaz. Ben konunun sadece bir boyutunu kendi görüşüm doğrultusunda irdelemek istiyorum. Endüstri Mühendisliği Mezunları listesinde zaman zaman endüstri mühendisliği mesleğine yönelik yorumlar okuyoruz. Gerçekten de endüstri mühendisliği mesleğini nasıl anlamalıyız? Endüstri mühendisi ne iş görür, ne zaman başarılı sayılır? Her mesleğin kendi kimliğine yönelmiş sorgulamaları vardır mutlaka. Endüstri mühendisliğini sorgulamanın, bir başka mühendisin kendi mesleğini sorgulamasına kıyasla daha vazgeçilmez olduğunu söyleyebilir miyiz, bilmiyorum. Ama bu sorgulama akademisyenlerin gündeminden kolay kolay düşmez. Eğer endüstri mühendisliği veya yöneylem araştırmasının hak ettiği yerde olmadığı ileri sürülür, ya da bu meslekte başarı ölçütlerinin ne olduğu araştırılırsa sorgulamanın iyice derinleştirilmesi gerekecektir.

Ben bu yazıda iyi bir endüstri mühendisinin, teknoloji karşısında takınması gerektiğini düşündüğüm tavrı tartışacağım. Endüstri mühendislerinin işlevinin ne olduğu ve bu işlevi “kompetanca” icra etmek için gereken diğer hususlara doğrudan değinmeyeceğim. Ayrıca yazının belirtilen sınırlamalar içinde dahi bütün operasyonel sorun ve ayrıntıları ele alacağını da söylemiyorum. Amacım zaten o değil ve sadece kavramsal bir bakış sunmak istiyorum. Kavramsal bakışları küçümsememek lazım; zor sorulara kolay cevaplar vererek bir yere gidilemeyeceğini biliyoruz. Bu sınırlı gibi gözüken kapsam aslında beklendiğinden daha geniş bir tartışma platformuna yol açıyor; o nedenle yazıya vereceğiniz tepki ve katkılarınız akademik programlarımız için yararlı olacaktır.

Başlamadan önce zorluk arz eden bir hususa değinmek isterim. Bildiğiniz gibi endüstri mühendisleri çok geniş bir yelpazeye yayılmış alanlarda çalışıyorlar ve yelpaze sanırım gitgide genişliyor. Bu geniş alanda yaptığımız bütün önerileri endüstri mühendisliğine mal etmeye kalkarsak ortaya tuhaf bir durum çıkıyor; ilgili sorunlar sanki sadece endüstri mühendisliğinin meşruiyet alanındaymış gibi oluyor. Oysa o sorunlar hep var ve sadece bir disiplinin konusu da değiller. Endüstri mühendisliğine, örneğin yöneylem araştırmasının sahip olduğu gibi daha geniş bir çerçeve yakıştırmak da – fiiliyatta mümkün olsa da – tarihi nedenlerden dolayı çok kolay olmadığından, ben bu yazıda endüstri mühendisliği yerine kimi zaman yöneylem araştırması, kimi zaman da daha ileri giderek sadece sorgulama demeyi uygun gördüm. Yani mesleğimiz, mühendisliğin nispeten tanımlı olan ve bizimkinden bütünüyle farklı mahiyetteki dar alanının çoktan dışına çıkmış durumdadır. – Aslında bu da ilginç bir konu ve belki başka bir zaman gerektiği gibi ele alınabilir – .

Son bir uyarı: Bu ister istemez uzun bir yazı, ve bana söylendiğine göre, hızlı okunursa ne dediğim anlaşılmıyormuş. Oysa yazılanların çoğu aslında bilinen şeyler, ben ana fikrin ortaya çıkması için gerekli mülahazaları bir araya getirmek istedim. Sabredip zaman ayırarak okuyacağınızı umuyorum.

Teori ve pratik ne demektir; bunlar arasındaki ilişki nedir?

Teori ve pratik ilişkisini doğru anlamak, sorgulama eyleminde yanılgılardan sakınmak ve mesleğimizi doğru biçimde icra etmek için bence birinci şart.

Teori ve pratiğin ilk kapsamlı tanımlamasına sanırım Aristo’nun yazılarında rastlanmış. Aristo, öğretmeni Eflatun’dan farklı olarak, dünyayı açıklayabilmek için kavramlardan değil, tecrübe sonucunda algılanan olgulardan, yani gerçeklerden hareket edilmesi gerektiğini savundu. Aristo’ya göre evrensel genellemelere ancak tümevarım ile, yani bilimce bugün de kabul edilen yöntemle ulaşılabilirdi. Aristo dünyayı açıklamak ve anlamak istiyordu; ona göre felsefe, bilimden farklı bir sorgulama anlamına da gelmiyordu.

Yanılmıyorsam Aristo bilgiyi önce iki bölüme ayırıyor: theoria, kuramsal yani bilimsel bilgi anlamına geliyor; poiesis ise üretim bilgisi; ki buna teknoloji de diyebiliriz. Aristo, bilim ve teknoloji alanı dışında, praxis dediği bir üçüncü epistemik alan daha tanımlıyor. Bu, bilim dışı bir alan; ahlak, adalet, erdem ve politika gibi normatif, yani değerlerle yüklü kavramlar ve bunların yarattığı problematikle – çetrefil tercihlerle – ilgili. Aristo’ya göre sorgulama eylemi başlıca bu üç alanda cereyan ediyordu. Bu ayrımın günümüzde de geçerli olduğu ileri sürülebilir.

Yunanlılara göre bilim ve teknolojinin amacı doğayı açıklamak ve bunun için de bugünkü anlayıştan farklı olarak, evrenin amacını anlayabilmekti. Yani Yunan bilimine teleolojik görüş hakim oldu; bir fenomeni anlayabilmek için onun hizmet ettiği amaçların araştırılması gerektiği düşünülüyordu. Tecne bilgisi yani teknoloji ise, doğal yapıyı bozmadan, doğanın sunduğu olanaklardan üretim için yararlanmayı öngörmekteydi. Teknoloji bir yönüyle, doğanın kendisine sakladığı oluşumların insanın da katılması ile ortaya çıkarılması anlamına geliyordu. İnsan iradesi doğanın davranışını doğa ile işbirliği içerisinde yönlendiriyor, bir yandan doğayı muhafaza ederken bir yandan da kendi ihtiyaçlarını karşılıyordu. Örneğin akan suyun gücünden yararlanarak değirmen taşını çevirmek ve hamur tecne‘sinde hamur yuğurmak gibi. Teknolojinin doğaya aykırı sonuçlar doğurması olasılığı neredeyse 2000 yıl gündeme gelmedi. Modernite dönemine, daha doğrusu endüstri devrimine kadar, doğal yapı ve dengeleri bozarak kayda değer ölçekte deforme edecek teknolojik kapasite zaten mevcut değildi. Öyle olunca moderniteden önce bilim ve teknolojiyi tefrik etmek de pek gerekli olmadı anlaşılan.

Aristo’nun tanımladığı üçüncü sorgulama alanı; Yunan kentlerinde adil ve iyi bir yaşamın nasıl olması gerektiğini; yani ahlak, adalet ve politika gibi genelde normatif sorunları ve bu sorunlarla ilgili kurumları konu ediniyordu. Yunanlıların pratikten anladıkları buydu. Günümüzde, pratikten anlaşılan tam olarak bu olmayabilir; bilimsel çerçevede pratikten söz edildiğinde aklımıza belki de uygulamalı bilimler ve teknoloji geliyor. Yani bugün epistemolojik çerçeve içinde teori ve pratik ayrımından söz ederken bilim ve teknoloji ayrımını kastedebiliyoruz. Oysa eski Yunanlılardan modernitenin başlangıcına kadar geçen süre zarfında bilim, bugün olduğu gibi teoriyle tanımlanıyordu ama teknoloji de özellikleri itibarıyla bilimsel uğraşın bir uzantısı olarak kabul edilebilirdi. Yunanlıların anladığı şekliyle pratik ise bu ikiliden apayrı bir şeydi. Pratik kavramında sonradan ortaya çıkan anlam kayması, daha doğrusu anlam genişlemesinin önemli nedenleri var. Buna birazdan değineceğiz.

Yunanlıların ilkin şunu gördükleri anlaşılıyor: Theoria ve poiesis, yani bilimsel ve teknolojik düşünce rasyonalite ile mümkündür; diğer bir ifadeyle, bu bilgiler mukaddesatın değil, ancak insan aklının eseri olabilir. Bilim kavramı bu şekilde ortaya çıktı. Hıristiyanlığın tahakkümü altında geçen 1000 yıllık ortaçağ karanlığından, yine Yunanlıların vaktiyle keşfettikleri akılcılığın yeniden canlanması sayesinde çıkılabildi. Bunu şimdi biliyoruz. Ama Yunanlıların, bugün farkında olmadan göz ardı ettiğimiz bir başka içgörüleri daha vardı. Uzun tecrübeler sonucunda Yunanlılar şunu da öğrenmişler: pratikle ilgili sorunlar teori sorunlarına indirgenemez; yani insan pratiği rasyonalizasyona tabi tutulamaz. Teorik sorgulama ile pratik sorgulamada kullanılan muhakeme yöntemlerinin birbirinden ayrı olması gerektiğini gören Aristo, Organon başlıklı yazılarında mantığı, analitik ve diyalektik olarak iki bölüme ayırıyordu. Yani bilim analitik yöntemle, pratik ise diyalektik yöntemle ilerleyecekti. Kısacası Yunanlılar toplumsal pratiğin konusu olan siyaset, ahlak, ve hukuk gibi alanların, teori yani bilim alanında geçerli olan yöntemlerle sorgulanamayacağını biliyorlardı. Bu, moderniteyle birlikte unutulmaya yüz tutan, ancak gerçekte çok önemli bir içgörüdür.

Bu açıklamalardan, moderniteye kadar uzanan yüzyıllar boyunca teori ve pratik ayrılığının korunduğu sonucunu çıkarabiliriz. Yeter ki şunu unutmayalım: teorinin pratikten ayrılığı teorik bilginin pratiğe ait olan alanı istila etmemesi anlamına geliyordu; yoksa yaşamın teori ve pratik alanlarına ayrılacağı anlamına değil. Yani teori ve pratiğin ayrılığı ilkesi yaşamda teorinin pratikten ayrılabileceğini değil, sorgulama yöntemlerinin farklı olması gerektiğini söylüyordu. Aristo’nun hem fizik ve botanik, hem de politika ve ahlak gibi konularla ilgilenmiş olması Yunanlıların bu ayrılmazlığın farkında olduklarını gösteriyor.

Bilimin yükselişi neyi değiştirdi?

18. yüzyıl Avrupa’nın en parlak yüzyılı sayılır, modernite dediğimiz çağın tam anlamıyla çiçeklenmesi bu dönemde gerçekleşti. Newton yasaları, gerçek bilgiye ulaşmada insan aklının mukaddesat karşısındaki kesin ve nihai üstünlüğünü ilan ediyordu. Bu nedenle moderniteye can veren hareket aydınlanma projesi diye anıldı. Aydınlanma ile deneysel bilimin yükselişi felsefeyi de doğrudan etkiledi. Metafiziğin iki temel dalından birisi olan epistemeloji, büyük ölçüde bilimsel metodoloji sorunlarına indirgenir oldu.

Bu dönemdeki asıl önemli gelişme, uygulamalı bilimlerin yükselmesiyle 19. yüzyıldan başlayarak teknolojinin büyük bir güç olarak ortaya çıkması ve buna bağlı olarak toplumsal pratiğe ait olan alanın gitgide daralmasıdır. Bu dönemde ve halen de günümüzde egemenliğini sürdürmekte olan pozitivist bilim anlayışı, bilimin tercihler ve değer yargılarından etkilenmeyen objektif bir platformda cereyan ettiğini ileri sürer. Dolayısıyla pozitivizm, Yunanlıların tanımladığı teori ve pratik ayrılığını korumaya çalışır gibidir. Oysa ortaya çıkan durum bundan daha karışık. Bir defa teknolojideki baş döndürücü gelişmeler eski ile kıyaslanmayacak ölçüde, yapılan teknolojik tercihlerin toplumsal pratiği derin biçimde etkilemesine yol açtı. Başka bir deyişle pratik alana ait tercihlerin, gün geçtikçe ve çoğu kez, sözde bilimsel mülahazalarla, pratik alan dışında kararlaştırıldığı, ve bu eğilimin git gide güçlendiği görüldü. Öyle ki, bilim ve teknolojideki gelişmelerin, toplumsal tercih ve değer yargılarını ister istemez bilim alanına taşıyacağı adeta bilmezden gelinerek, sözde kalan bir teori ve pratik ayrılığının, teorinin pratik alana tecavüzünü maskelemek amacıyla kullanılmaya başlandığı da söylenebilir. Oysa uygulamalı bilimlerin yükselmesi, pozitivizmin bugün dahi kendine yakıştırdığı bilimsel objektivitenin tutar yanını bırakmamıştır. Günümüzde değer yargılarını bilim alanı dışında tutmanın mümkün olamayacağı kolayca görülür. Bu böyle ise objektivite de pozitivizmin iddia ettiğinin aksine insandan ve toplum pratiğinden bağımsız biçimde tanımlanamaz. İnsan yaşamının bir bütün olduğu ve değişik kulvarlarda biribirinden ilintisiz süreçler halinde akıp gidemeyeceği bellidir. Ne var ki bilim felsefesi açısından aşılalı çok olduğu halde pozitivizmin yerine neyin konulduğu çok açık değildir. Daha eleştirici bir yöntemin ortaya çıkması beklenirken çoğu zaman uygulamada hala pozitivist anlayışın geçerli olduğu görülür. Bu kimi zaman bilinçli bir seçime de dayanmaz; muhtemeldir ki bilimsel yaklaşımın eleştirici düşünceye yatkın olmayışından ileri gelir. Sebebi ne olursa olsun bilinçsiz, yani eleştiriden yoksun bu yaklaşımın vahim sonucu bilimsel çalışmanın, anlamını yitirmiş bir objektivite anlayışına sığınarak kendisini pratikten ayrı telakki etmesi ve daha da vahimi, bu sözde ayrılıktan doğal olarak yararlanamak isteyecek yerleşik iktidara ve yerleşik değer sistemlerine alet olma durumuna düşmesidir.

Bu gelişmeler sonunda toplum yaşamını doğrudan etkileyen önemli – yani pratik – kararların, bu kararları alma yetkisini deyim yerindeyse gasp eden uzmanlarca alındığı antidemokratik bir aşamaya ulaştık. Örneklerini hergün ve her alanda görebilirsiniz. İşlerin buraya varmasının başlıca nedeni dünyaya egemen düzen olan kapitalizmin, sermaye birikim sürecini teminat altına alma endişesidir. Kapitalizm bu uğurda bilimi kendi yanına almak, bilimsel-teknolojik gerekçeler kisvesi altında kendi hedeflerini kabul ettirebilmek için her şeyi yapar ve yapacaktır. Kapitalizmin amaçlarının bizlere çoğu kez anlatıldığının aksine, demokrasinin amaçlarıyla bağdaşması zordur. Gerek bilimin gerek toplumsal pratiğin karşı karşıya olduğu; kısacası modernitenin yol açıp da çözümünü bulamadığı, çağımızın en büyük açmazı işte budur. Meşruiyeti belirsiz bir iradenin yaşamımıza hükmetmesidir.

Bu gözlemlerin salt ideolojik bir önerme olarak algılanması doğru olmaz. Dünyanın hali ve ileri dönem kapitalizmi üzerine değerlendirmeler ayrıca yapılabilir; ama özetlemeye çalıştığım tespitler sanırım bundan etkilenmez.

Aydınlanma projesi devam ediyor mu?

Bilim politikalarını belirleyen iktidar çevreleri, bir yandan bilimsel bilginin değer yargılarından arıtılmış steril bir ortamda üretilebileceği sanısını kabul ettirmeye çalışırlarken, öte yandan da bu bilginin toplumsal yaşamdaki kötülük, eksiklik ve yanlışlıkları ortadan kaldıracağını vaat etmekten geri durmazlar. Bu karışıklık aslında şaşırtıcı değil; aydınlanmayla elde edilen bilimsel başarılar doğal olarak şu soruyu da gündeme getirmekte gecikmeyecekti: İnsan aklı nasıl bilim yoluyla doğayı anlayabiliyorsa yine aynı yöntemle insanlık pratiğini de anlayamaz ve onu yönlendiremez mi?

Bu soruya dürüst bir cevap vermek hiç kolay değil. Söz konusu olan iyi ve doğru bir yaşamın tabi olacağı ilkelere akıl yoluyla ulaşılabileceğinin kabul edilmesidir. Bilimsel sorgulamanın önünün açılması için inanç sistemlerinin bilgi üzerindeki tahakküm ve otoritesi yıkılmalıydı ve yıkıldı. Ancak inanç sistemlerinin vaaz ettikleri evrensel ahlak ve erdemli yaşam ilkeleri de ister istemez bu yıkımın altında kaldı. Ortaya çıkan boşluğu Yunan teleolojisine geri dönerek doldurmak, yani doğa ile birlik içinde bir hayatı yeniden kurmak artık mümkün olamazdı. Dolayısıyla aydınlanma düşünürleri toplamsal pratiği rasyonalize etme görevini de yüklenmek zorunda kaldılar. Ne var ki bu alanda gösterilen başarı bilim alanında gösterilen başarıya hiç mi hiç benzemedi. İlkin işi kolaylaştırmak için kestirmeciliğe başvuruldu; pozitivizmin bilimsel indirgemeciliği gibi tüm toplum pratiği de ahlak kurallarına indirgenerek halledilmek istendi. Kant bile bir evrensel etik ilkesi – categorical imperative – beyan etmekten geri kalmadı. Gerçi burada ayrıntıya girecek yerimiz yok ama, çok sürmeden bunun çıkar yol olmadığı, Nietzche tarafından tartışılmaz bir kesinlikle ortaya serildi. Yunanlıların haklı oldukları ortaya çıktı.

İnsan pratiğinde rasyonalite ve objektivitenin tesis edilmesi, herkesin kabul edeceği ahlaki ilkelerin belirlenmesi elbette kolay olamazdı. Nitekim bu güçlükler aydınlanma projesinin önüne dikildi ve ister istemez ortaya çıkan relativizm sadece pratik alanı değil bilimi de etkisi altına almakta gecikmedi.

Egemen düzenin sürdürmeye mecbur olduğu retoriğe rağmen, günümüzde aydınlanmanın çoktan yitirilmiş bir hayal olduğu, modernitenin tükendiği ve postmodern bir çağa girildiği görüşü gittikçe yaygınlaşmaktadır.

Teknokrasi

Çoğumuza göre teknoloji, insanın dünyayı denetim altına almak için geliştirdiği tarafsız bir araçtır. Acaba gerçekten öyle midir yoksa teknoloji modernite süreci içerisinde tarafsız bir araç olmaktan çıkmış olabilir mi? Cevap, tahmin edebileceğiniz gibi çetrefilli ve tahmin edemeyeceğiniz ölçüde hepimizi yakından ilgilendiriyor. Bu soru ilk kez 20. yüzyılın başında gündeme oturdu; en sözügeçer toplumbilimci ve felsefeciler tarafından ele alındı; ve hala gündemdeki yerini koruyor. Konuyu irdeleyen ve bizim disiplinimizi doğrudan etkilemeleri bakımından benim aklıma gelen isimler arasında Weber, Heidegger, Habermas ve Foucault sayılabilir. Burada Heidegger ve Habermas’ın düşüncelerini kısmen ve çok yetersiz de olsa özetlemek istiyorum.

20. yüzyıl felsefesini etkileyen düşünürler arasında başta gelen Martin Heidegger, yaşamın anlamını insanın kendi varoluşunu bilmesinde aradı. Bunu Jean Paul Sartre’ın sonradan anlattığı gibi şöyle de söyleyebiliriz: varolmamız insan olmamızdan önce gelir. Yani insan olma sorumluluğu devredilemez, bize aittir. Heidegger insanın varoluşunu bilmesini, bir bakıma bu gezegen üzerinde kendisine bir yurt edinmesi olarak anlıyordu. Bu bilme eylemi ne kadar çok ve değişik yoldan gerçekleştirilirse insan o ölçüde insandır. Bilim ve teknoloji üretmek bu yollar arasında sayılabilir. Heidegger bu çerçevede bilim ve özellikle teknolojinin sadece bu bilme yollarından birisi mi, yoksa daha farklı bir şey mi olduğunu da sorguladı.

Heidegger’e göre teknoloji, doğa ile uyumun ötesine geçerek doğanın saklı gücünü zorla açığa çıkaran, ve bu güçten mevcut ihtiyaçları karşılamak için yararlanmak yerine, onu yedekte tutarak zamanı geldiğinde yararlanmayı öngören, doğaya meydan meydan okuyucu bir eyleme dönüşmüştür. İnsan müdahalesi artık doğayı muhafaza etmeye değil temel biçimde değiştirmeye yönelmektedir. Bu doğruysa aydınlanma projesinin doğayı hiçe saymaya kalkışan tehlikeli bir noktaya geldiği ileri sürülebilir. Tehlike belki bununla da sınırlı değil. Heidegger’e göre doğayı yedeğe alma eylemi zamanla insana yönelerek onu da içine, dolayısıyla yedeğe alan bir sürece dönüşmektedir. Böylelikle insanın varoluşunu bilme eylemi münhasıran teknolojinin tekeline girecek, diğer yolların önü kapanacaktır. Sonuçta insan bu dünyada yurt edinmek şöyle dursun, teknolojinin bir aracı haline gelecektir. Heidegger’in bu sarsıcı eleştirisi modernite serüveninin özünü ortaya koyan karamsar ama güçlü bir kavrayışı sergiliyor.

Teknolojinin geçirdiği bu evrim, teknokrasinin ağırlık kazandığı bir toplumsal düzene yol açtı. Teknokrasinin hakimiyeti ve bunun doğurduğu sakıncalar, Frankfurt felsefe ekolünün son temsilcisi Jürgen Habermas gibi sosyal teorisyenler tarafından da geniş biçimde irdelendi. Kritik felsefeye yaptığı katkılarla günümüzün önde gelen düşünürlerinden olan Habermas’ın görüşleri, 70’li yıllardan itibaren yöneylem araştırması ve sistem düşüncesini de derinden etkileyerek yeni arayışlara yön verdi. Habermas, modernite ve aydınlanma geleneğine bağlı kalarak batı uygarlığının gelişmesini bir rasyonalizasyon süreci olarak tanımlıyor; yani toplumsal gelişmenin rasyonalite açısından değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyor ve bu bakımdan da postmodern düşünceden ayrı duruyor. Habermas’a göre aydınlanma projesinin hareket noktası meşrudur: toplumsal yaşam ancak rasyonalite platformunda gelişebilir. Ancak bu rasyonalite sadece tekno-ekonomik amaçlara ulaşmak için mevcut araçları değerlendirmeye yönelik bir rasyonaliteden; yani teknolojiyi ön plana çıkaran işlevsel, ya da araçsal – instrumental – bir rasyonaliteden ibaret olamaz. Habermas şöyle düşünüyor: Toplumsal yaşamın idamesi için gerekli olan yenilenme, kendini yeniden üretme eylemi – autopoiesis – Habermas’ın sistem ve yaşam dünyası lebenswelt – olarak adlandırdığı, birincisi dışsal ikincisi içsel, iki farklı alanda cereyan eder. Yenilenmenin dışsal bileşeni, kişi katında maddi üretime yönelik eylemleri, toplum katında ise ekonomiyi ve devleti – yani Habermas’ın deyimiyle sistemi – içine alacaktır. Bu alanda geçerli olan rasyonaliteyi, belirli amaçların gerçekleştirilmesini gözeten ve verimlilik kıstasını öne çıkaran araçsal rasyonalite olarak tanımlayabiliriz. Yeniden üretimin içsel bileşeni ise kişilerin ve toplumun anlama, anlaşma ve uzlaşma ihtiyaçlarına hitap eder; buna sahne olan kültür, toplum ve kişilik gibi simgesel nesnelerin doldurduğu alana Habermas yaşam dünyası adını veriyor. İnsanlar arasındaki gündelik iletişim bu alanda cereyan eder. Kısacası yaşam dünyası toplumsal pratiğin sürüp gittiği başlıca alandır.

Her iki alanı oluşturan unsurlar yine kendi alanlarında ve aralarında farklılaşacaklar, bu ise bir bütünleştirme ve koordinasyon ihtiyacı doğuracaktır. Toplum yok olmamak için etkili birleştirme ve bütünleştirme mekanizmaları inşa etmek zorundadır. Modernite öncesinde bu amaçla ortaya çıkan farklılaşmalar daha ziyade yaşam alanında belirginleşiyor ve bu nedenle normatif temellere dayanan bütünleştirme mekanizmalarının öne çıktığı görülüyordu. Aydınlanma ile birlikte sistemde farklılaşma hızlanınca pozitif temellere dayanan mekanizmalar ağırlık kazanmaya başladı. Öyle ki yaşam dünyası teknik ve araçsal ihtiyaçların buyruğuna boyun eğdi; kültürel, toplumsal ve psikolojik ihtiyaçlar bastırılarak arka plana itilir oldu. Habermas bugün ulaşılan noktada sistemin yaşam dünyasını sömürgeleştirdiğini ve ileri dönem kapitalizminin bu alanda telafisi mümkün olmayan tahribata yol açtığını söylüyor. Bizi doğrudan ilgilendiren şu teşhisi yapıyor: Sistem açısından önemli olan teknik verimlilik mülahazalarının yaşam dünyasına taşınması ve orada cereyan eden iletişim süreçlerine dayatılması modern toplumun temel hastalığıdır. Habermas bu durumun nedenleri arasında, bilim ve teknoloji adına konuşanların toplumsal pratiği vesayet altına almalarına ve bu pratiğin mevcut iktidar ilişkilerinin güdümünde yönlendirilmesine işaret ediyor. (Habermas dikkat edilirse sistem kavramını kendine özgü dar bir anlamda kullanmaktadır. Bu nedenle Habermas, sistem analizi diye tanımladığımız sorgulama yöntemine de, araçsal rasyonaliteyi öne çıkarmasından ötürü karşı çıkar). Kısacası Habermas’a göre toplumsal gelişme bürokratik ve teknokratik bir rasyonalin kapanına sıkışmıştır. İnsanların yaşam dünyası saldırıya uğramış ve bu nedenle de aydınlanma projesi akim kalma tehlikesi ile karşı karşıya gelmiştir.

Habermas’ın bu saptamaları özünde o kadar yeni değil, çıkış noktasını Marx’tan alıyor. Ayrıca Max Weber de tamamen farklı bir noktadan hareketle, modernitede özgürlüklerin yitirilmesine yol açan bir noktaya gelindiğini bu yüzyılın başlarında söylüyordu. Heidegger’in veya Foucault’nun çevre ve teknolojiye ilişkin yorumları da benzer unsurlar içeriyor. Bu karamsar tabloya rağmen Habermas, örneğin Foucault’nun aksine, eleştirici düşüncenin toplumu bu çıkmazdan yine de kurtarabileceği inancını koruyan ender düşünürlerden. Ortaya koyduğu ideal modele göre bu amacın gerçekleştirilmesi, ayrıntılı biçimde tanımladığı bir iletişim rasyonalitesinin işlevsellik kazandığı ölçüde mümkün olabilir. İktidar ilişkilerinin güdümünde kalarak kısıtlanıp bozulmamış bir iletişim süreci özgürlüğe ve kurtuluşa yol açabilir.

Bütün bunların endüstri mühendisliği ile ilgisi ne?

Gerek Heidegger gerek Habermas’ın analizleri yöneylem araştırması/endüstri mühendisliği pratiğini doğrudan ilgilendiren gözlem ve eleştiriler içeriyor. Özellikle büyük iddialarla ortaya çıkan yöneylem araştırmasının yaygın bir başarıya ulaşmamış olmasının veya giderek gündemden düşmesinin nedeni araçsal rasyonaliteyi ön planda tutmasında aranabilir. Aynı tuzak endüstri mühendislerini de bekler. Bu mesleğin mensupları, özellikle okuldan yeni mezun olanlar, teknolojinin hakimiyeti altındaki dünyamızda toplumsal pratiğin sorunları ile teknolojinin sorunlarını birbirine karıştırma eğiliminde olabilirler. Bu çok tabiidir; zira uygulamalı bilimlerin bütün önermeleri pratik sonuçlar üretir. Günümüzde teori ve pratiği birbirinden ayırt etmek çok zor. Ama bu zorluğun üstesinden gelmek de sorgulayıcının kimseye devredemeyeceği ahlakî sorumluluktur. Yanılırsak, Habermas’ın korktuğu gibi kendimize uzmanlık atfedip problem çözmeye soyunabiliriz. Teknolojinin problemleri gerçekten de çözülebilir ve mühendislerin işi de budur. İnsan pratiğinin problemleri ise Aristo zamanında ne kadar çözülebiliyor idiyse bugün de işte o kadar çözülebilir. Endüstri mühendisleri, çözmeye teşebbüs edecekleri problemlerin, bu problemler ne kadar teknolojik olursa olsun, sonunda mutlaka ve daima pratiğe dönüşeceğini görmekten kaçınamazlar. Pratik sonuçlara yol açacak kararlarda uzman sıfatıyla dayatmalara kalkışmak bilime de ihanet etmek anlamına gelir.

Problem çözemeyen endüstri mühendisleri, gevezelikten ileri gidemeyen ve elinden iş gelmeyenler topluluğuna dönüşmez mi? Bu soruyu elbette göz ardı edemeyiz. Eğitim programlarımızın münhasıran problem çözmeye odaklı olduğu ortada. Eğitim programlarının omurgası niteliğindeki kantitatif analiz ve modelleme becerileri araçsal rasyonaliteye hizmet etmek için geliştirilmiş araçlar. Bunlardan vaz mı geçeceğiz?

Herhalde öyle olmayacak; – öyle olursa eğitim programlarımızdan da geriye fazla bir şey kalmaz ! – İşin püf noktası bu becerileri kullanmak için gereken olgunluğu yakalamakta yatıyor. Üniversitelerin bu açıdan gereken desteği sağladıklarını söylemek kolay değil. Ama bu sadece eğitimle de olacak iş değil; meslekte olgunluğu yakalayabilmek için herkesin ayrıca bilinçli çabası gerekiyor.

Listeye yazılanları okudukça durumun ümitsiz olmadığını, mesleklerine olgunlukla yaklaşan mezunlarımızın sayısının hiç de az olmadığını görebilirsiniz.

Endüstri mühendisliği pratiği

Dilimizden düşmeyen sistem yaklaşımı eleştirici düşünceye dayanır. Yani sistem düşüncesi sorgulama eylemi sırasında örtülü kalmış tüm varsayımları açığa çıkarmadığı takdirde sistemik olma özelliğini yitirir. Bu koşul bizi sistem yaklaşımının en belirgin ikilemi ile karşı karşıya bırakıyor: Örtülü tüm varsayımların açığa çıkarılması, sorgulama sisteminin – sorgulanan sistemin değil – mütemadiyen genişletilmesine yol açarak bu geniş alanla baş edemeyen sorgulamanın yozlaşması tehlikesini doğurabilir. Yine aynı çerçevede bizleri bekleyen bir başka tuzak sorgulanan nesnelerin sistematik bir biçimde birbirleriyle ilişki içinde olduklarını ve bu nesnelerden herhangi birisinin analizinin diğerleriyle olan ilişkileri açığa çıkarmakta yeterli olacağının sanılmasıdır. Diğer bir deyişle nesnelerin zaman içinde ne şekilde biçimlenerek ortaya çıktıklarını sorgulamayı ihmal edemeyiz. Sorgulama eylemini sürdürebilmek için sistemin sınırlarını bir yandan hem mekan hem de zaman içinde genişletmek, bir yandan da eylemi başarıya ulaştırabilmek için bu sınırların nasıl daraltılacağını keşfetmek zorundayız.

Sistem yaklaşımını uygularken yapılabilecek hatalardan en önemlisi Habermas’ın tanımladığı sistem ile gerçek yaşamı birbirine karıştırmaktır. Sorgulayıcı, sistem rasyonalitesi ile gereğinden fazla haşır neşir olduğu oranda bu yanlışlığa düşme tehlikesine uğrayacaktır. Böyle bir rasyonel kapitalizmin mantığına uygun olarak insani tercihleri tüketim tercihlerine, toplumsal ilişkileri piyasa mübadelelerine indirgemek, bütün diyalog imkanlarını da kendi tekeli altına almak ister. Bu rasyonel, verimliliği artırmak için ilk bakışta elverişli gibi görünebilir ama aslında insanların yaşam dünyasına tekdüzelik ve güvensizlik aşılayarak ayakta kalabilmiş yapıları da süpürüp yok etme ve sonunda bir eliyle var ettiği verimliliği diğer eliyle yok etme eğilimini de içinde barındırır.

Problem çözme gibi yalınkat ve pek anlamlı olmayan bir tutuma teslim olmadan dünyayı anlamaya karar verince; yani bir anlamda optimizasyon hedefinin yerine öğrenme hedefini koyunca çetin engellerle karşılaşmamız beklenmelidir. Bunların bir bölümü psikolojik ve kültürel engeller olabileceği gibi, yerleşik iktidar düzeni de sorgulamanın meşruiyetini siyasal zeminde tanımayı reddebilir. Böyle bir meşruiyet tanınsa bile kişisel düzeydeki ikilemlerin bertaraf edilmesine yetmeyecektir. Ne olursa olsun, yaşam dünyasını dolduran kavramları göz önünde bulundurmaktan kaçınamayız. Kaçındığımız ölçüde önerilerimiz dünyadan kopuk kalmaya mahkum olacaktır. Öte yandan, önerilerimize mesnet oluşturacak evrensel ve deneyüstü – transcendental – referans noktaları bulmayı da bekleyemeyiz; bu referansları toplum pratiği içinde arayarak bulmak zorundayız. Bütün bu güçlükleri örneğin en sıradan bir envanter sistemi kurarken dahi göğüslemek zorundayız.

İnsanlar arasında iletişimi psikolojik ve siyasal engellerden arındırmak ve tarafların birbirlerini anlamalarını sağlamak öğrenmenin başlıca şartıdır. Böyle bir süreç sonunda uzlaşma olup olmayacağı ve hatta olması gerekip gerekmediği önceden bilinemez. Bu bilinmezlikler insan pratiğinin koşulları arasındadır. Habermas’ın öngördüğü iletişim rasyonalinin hayata nasıl geçirileceği ve ne ile sonuçlanacağı belli değildir ve bu belirsizlik de göğüslememiz gereken güçlükler arasındadır.

Günümüze hakim olan neo-liberal ideoloji, teknolojinin yaşam dünyasını egemenliği altına almasını doğrudan veya zımnen savunur ve meşru göstermeye çalışır. Asıl amaç sermaye birikim sürecini demokratik müdahalelerden bağımsız kılmaktır. Ulus-devletin sonunun geldiği bu nedenle de ileri sürülmektedir. Bu ideolojinin operasyonel özelliğini ise, ortaya çıkardığı sonuç itibariyla şöyle özetleyebiliriz: Yaşam dünyasının muhtevası teknolojik gelişime tabidir; diğer bir deyişle teknolojiye bağlı olarak değişen toplumsal kültür, kendiliğinden bir kalıcılığa sahip değildir. Amerikan kültürünün geçiciliği ve derinlik kazanmaya vakit bulamamış uçarılığı, teknolojinin hakimiyetini kutsamasından ileri gelir. Bu kültüre küçümseyerek yan bakan Avrupa kültürünün de aynı akıbete uğrayıp uğramayacağını henüz kimseler bilemiyor.

Mesleğimiz diğer birçok disiplinde gözlenmeyen ölçüde insan pratiğinin yönlendirilmesiyle; hem de en etkili yöntemle, yani teknolojik araçlar vasıtasıyla yönlendirilmesiyle ilgilidir. İsteyelim istemeyelim teknolojinin her yanımızı saran etkisinden azade değiliz. Belli ki teknolojiyi hafife alamayız, sırtımızı da dönemeyiz. Ama sorgusuz boyun da eğemeyiz. Aristo’nun uyarısını hatırımızdan çıkarmayalım; yönlendirmeye kalkışmadan önce toplum pratiğini anlamaya çalışmak zorundayız. Bunun yerine esen rüzgarlara kapılarak öneriler yaparsak, sonunda bu önerileri dinleyen olmuyor diye hiç kızmayalım. İnsan toplumu, bilimin dahi çözümleyemediği mekanizmaları harekete geçirerek kendisi için zararlı olacak önerileri teşhis etme ve bunların önünü tıkama yeteneğinden yoksun değildir. Bu nedenledir ki listeden bir problem sildiğimizi düşünürken yerine ikisinin eklendiğini görürüz. Ve endüstri mühendisliği bu türden öneriler üretmenin ötesine geçemeyen, bugün yaptığı yarın yok olan bir uğraş olmaktan kurtulmak istediği ölçüde eleştirici sistem düşüncesine kulak vermek, sistem yaklaşımının çetrefil ikilemlerini göğüslemek, ve sistemik sorgulamayı hayata geçirmek zorundadır.

Bu yazının soyut bir düzeyde kaldığı, somut birçok soruyu cevapsız bıraktığı düşünülebilir. Ama unutmayalım ve yazının mesajı da bir anlamda zaten bu: Bütün soyutlamalar somut neticeler doğuracaktır. Hepimiz somut dünyada şöyle veya böyle kendi yolumuzu buluyoruz. Yeter ki farkında olmadan yaptığımız soyutlamaların somut köleleri olmayalım. Bana sorarsanız “iyi endüstri mühendisliği” ancak böyle mümkün olur.

Yazar: Çağlar GÜVEN (Ekim 2001) – Kaynak: http://www.sistems.org

2017-07-31T12:29:22+00:00 Nisan 4th, 2017|Categories: EM'ye Dair|Tags: , , , |

Leave A Comment